Çocuk Danışmanlığı

Çocuk Danışmanlığı

Çocuklar gelişim aşamaları boyunca ifadesel dilleri ve çevreyi öğrenme süreçleri ardından gelen eğitim-öğretim yaşamları boyunca çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Özellikle 3-6 yaş arasındaki bireyler bir sorun yaşadıklarında bunu davranışları ile belli ederler. İşte bu norm dışı davranışlar için psikologlar aile ile koordineli bir çalışma yürüterek çocuğun olağan durumunu düzenlemek için çalışırlar. Çocukluk çağı yaşamın temel taşlarının oturduğu bir dönemdir ve yetişkinlikte karşılaşılan birçok problemin kaynağı çocukluktadır. 0-6 yaş döneminde sorunlara karşı, çözüme yönelik bir adım atılmadığında, başka sorunların da beraberinde getiriyor olabilir ve birey ergenlik sonrasında da yetişkinlik dönemlerinde daha büyük sorunlarla başa çıkmak zorunda kalabilir. Bireyin yetişkinlik döneminde sağlıklı bir yaşam izleyebilmesi için bu dönemde yaşanan sorunların önemsenmesi ve destek alınması oldukça önem arz etmektedir. Çocuk terapilerinde ilk seansı bakım veren kişi, aile ile yapılarak gerçekleşir. Diğer seanslar için çocukla terapist süreci tek götürür ve her seans sonu aileye dönüt verilir, yapılması gerekenler planlanır ve ev ödevleri ile desteklenir.

ÇOCUK DANIŞMANLIĞI HANGİ DURUMLARDA UYGULANIR

  • Tuvalet Eğitimi
  • Öfke kontrol Bozukluğu ve Saldırganlık
  • Hiperaktivite ve Dikkat Eksikliği
  • Fobiler
  • Mastürbasyon Sorunu
  • Cinsel Eğitim
  • Okul Fobisi
  • Sınav Kaygısı
  • Yalan Söyleme
  • Kardeş Kıskançlığı
  • Otizm çalışmaları
  • Özel öğrenme güçlüğü çalışmaları

ÖZEL ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ NEDİR?

Öğrenme bozuklukları DSM-IV' de genellikle ilk olarak erken çocukluk ve ergenlik döneminde saptanan bozukluklar arasında yer almaktadır. DSM-IV tanı kriterlerine göre öğrenme bozukluğu tanısı koyabilmek için, kişiye özgü standart test ve bataryalar uygulandığında, bireyin biyolojik yaşı, bilişsel işlev düzeyi ve normal eğitim aldığı düşünülerek okuma becerileri, yazma becerileri ve matematik becerilerinin akranlarından belirli derecede geride olması gerekmektedir. Bireyin sahip olduğu bu yetersizlik, onun akademik başarısını ve günlük yaşam becerilerini olumsuz yönde etkilemelidir. Ayrıca, duyusal bir güçlük yaşıyorsa bile okuma, yazma ya da matematik becerilerindeki güçlükler daha fazla olmalıdır (APA, 1994). Özgül öğrenme güçlüğü olan çocukların, zeka düzeyleri normal veya normalin üzerinde de olsa, okulda başarısız oldukları ve kendilerinde beklenen düzeyde performans göstermedikleri görülmektedir. İlkokula başladıkları zaman okumayı sökemedikleri için sınıf ortalamasının gerisinde kalmaktadırlar Özel Öğrenme Güçlüğü Olan Birey: Dili yazılı ya da sözlü anlamak ve kullanabilmek için gerekli olan bilgi alma süreçlerinin birinde veya birkaçında ortaya çıkan ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, heceleme, dikkat yoğunlaştırma ya da matematiksel işlemleri yapma güçlüğü nedeniyle özel eğitim ve destek eğitim hizmetine ihtiyacı olan bireyilerdir. Özel Öğrenme Güçlüğü olan çocuklar, algılanan bilgileri sıralama, kullanma ve ortama göre yorumlama konusunda problem yaşarlar. Bu bilgilerin bellekte tutulması konusunda zorlanırlar. Kazanılan bilgilerin kullanımında sorun varsa çocuk kendiliğinden konuştuğunda akıcı ve düzgün konuşurken, sorulara yanıt vermede aynı beceriyi gösteremez ve tutuklaşır.

NE YAPILABİLİR?

  • Özel öğrenme güçlüğü için erken teşhis önemlidir
  • Akademik beceri gelişimi için plan yapılır
  • Aile ve eğitimcileri psiko-eğitim sürecinden geçirilir
  • Sosyal uyum için drama çalışmaları ve akran iletişimi için çalışmalar yapılır
  • Özgüven artırıcı ve kaygı giderici çalışmalar yapılır
  • Öfke kontrol çalışmaları ve duyguyu doğru ifade etme becerileri çalışır
  • Özel öğrenme güçlükleri için dikkat artırma becerileri geliştiren çalışmalar uygulanır.

DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU NEDİR?

Ruhsal Bozuklukların tanımına göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) kişinin yaşam kalitesini bozan, işlevselliğini ve gelişimini etkileyen dikkatsizlik, dürtüsellik ve hiperaktivite örüntüsünü içeren bir nörogelişimsel bozukluktur. DEHB, bireyin yaşı ve gelişim düzeyiyle uyumlu olmayan, görevden bağımsız olarak kıpır kıpır olma ile tanımlanabilecek aşırı hareketlilik; düşünmeden harekete geçme, sırayı beklemekte zorlanma ve kurallara uymada güçlük yaşamayla karakterize olan dürtüsellik ve çabuk sıkılma, hayal dünyasına dalma, sık etkinlik değiştirme, çevresel uyaranlarla dikkatin çabuk dağılması ile tanımlanabilecek olan dikkat eksikliğinden oluşmaktadır . DEHB tanısı konulmuş olanlar aşırı hareketli, yerinde duramayan, her eşyaya dokunmak isteyen, diğer çocuklara göre daha çok koşturan, tırmanan, çok konuşan çocuklardır. Diğerlerinin etkinliklerini böler, oyunlarda sıra beklemekte zorlanırlar dürtüsel davrandıklarından sürekli-performans testlerinde hatalar yaparlar ve hızlı/düşünmeden cevap veren çocuklar olduğu bildirilmektedir .

NE YAPILABİLİR?

  • İlaç tedavisi çoğu zaman gerekmektedir
  • Aile ve eğitimciler psiko-eğitimden geçirilir.
  • Özgüven çalışmaları yapılır
  • Dikkat artırıcı oyunlar ve yaşına göre destek eğitim verilir.
  • Akademik açıdan destek eğitim planı yapılarak takviye destekler veriir.
  • Ailenin psikolojik durumu için ek aile terapisi verilir.
  • Moxxo Testi ve Berard Uygulama çalışmaları ile destek verilmektedir.

OTİZM SPEKTRUM BOZUKLUĞU (YAYGIN GELİŞİMSEL BOZUKLUK)

OSB karmaşık bir hastalık grubudur ve süreklilik gösteren bir şekilde sosyal iletişim ve etkileşimde anlamlı bozulma, kısıtlayıcı ve tekrarlayan davranış ve aktivitelerle karakterizedir. Sosyal iletişim ve sosyal etkileşim özellikleri, sosyal-duygusal karşılıkta bozukluk (ör: ortak dikkat, isme yanıt, sosyal gülümseme, atipik sosyal yaklaşım ve yanıt, ilgi ve duyguyu paylaşmama), sözlü olmayan iletişimde bozulma (ör: atipik göz teması, jest ve mimiklerin kaybı, sözlü olmayan iletişimi anlamada bozukluk), ilişkileri sürdürmek ve biçimlendirmekte bozulma (ör: akran ilişkilerinde azalma, oyuna dahil olamama, sosyal bağlamda davranışları ayarlamakta zorluk) ile seyretmektedir. OSB'de kısıtlayıcı özellikte, davranışların, ilgilerin ve aktivitelerin tekrarlayan kalıpları görülmektedir. Bu durum tekrarlayıcı ve kendine özgü motor 5 hareketler şeklinde, objelerin ya da dilin kullanımı sırasında görülebilmektedir (ör: basit motor stereotipiler, tekrarlayıcı oyun, ekolali, düzgün yada kendine özgü dil). Aynılıkta ısrar etme, rutinlere inatçı bağlılık ya da davranış modellerinin ritüelleştirilmesi (ör: küçük değişikliklerde sıkıntı çekmek, düşünce ve davranışın katı bir modelde olması, günlük aktivitelerin ritüelleştirilmiş bir biçimde yapılması); özel ilgilerle yoğun uğraş (ör: objelere güçlü bağlanma, ilgilerin tekrarlayıcı ve sınırlandırılmış olması); işitsel duyarlılık ya da ilgi (ör: ağrı ya da duysal girdiye fazla ya da az reaksiyon gösterme, kokuya duyarlılık, obje ya da hareketlerle görsel büyülenme) şeklinde bulgular görülmektedir .

YAPTIĞIMIZ ÇALIŞMALAR

  • Sahada sosyal alan çalışması
  • İfade edici ve alıcı dil becerileri çalışması
  • Göz kontağı kurma çalışmaları
  • İnce ve kaba motor çalışmaları
  • Akademik çalışmalara
  • Davranış problemleri için çizelgeler
  • Küçük yaş grubu için oyun terapisi
  • Cinsel eğitim
  • Öz bakım becerilerinin geliştirilmesi
  • Ailenin psikolojik destek sürecine yardım edilmesi
  • Akademik eğitim aldığı kurumlar ile doğrudan görüşmeler ve psiko-eğitim sürecine dahil edilmesi yaptığımız çalışmalar arasında yer almaktadır.

SINAV KAYGISI VE KAYGI İLE BAŞ EDEBİLME

Yoğun sınav kaygısı yaşayan çocuk öğrendiği bilgiyi etkin biçimde kullanamayarak sınav başarısını hızlı bir şekilde düşürmektedir.

Sınav kaygısında ki belirtiler normal kaygı belirtileri ile aynı seyirdedir.. Kalp atışlarında hızlanma, kan basıncında yükselme, hızlı soluk alıp verme, ağız kuruması, terleme, titreme, baş ağrısı, karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal ya da kabızlık, sık idrara çıkma, uykusuzluk, iştahsızlık ya da aşırı yeme isteği yoğun kaygı durumlarında yaşanan fiziksel belirtilerdir.

Kaygının duygusal belirtileri ise endişe ve panik hali, güvensizlik, çaresizlik, gerginlik, sinirlilik, huzursuzluk, öfke ve kızgınlık, hayal kırıklığı ve mutsuzluk halidir.

Sınav kaygısı yaşayan çocuk yukarıdaki belirti ve duygusal durum haricinde yerinde duramaz, kıpır kıpır davranır, ders çalışmak istemez, sınava girmek istemez. Bu çocuklar bazen sınavda ketlenir kalır, boş kâğıt verir ya da sınavı yarıda bırakır.

Mükemmeliyetçi ve rekabetçi kişilik yapısı, gerçekçi olmayan olumsuz düşünme biçimi, sosyal çevre ve ailenin beklenti ve baskıları sınav kaygısını doğuran ana unsurlardır. Özellikle anne babanın yargılayıcı ve küçük düşürücü tutumları, çocuklarını başka çocuklarla kıyaslamaları çocukta kaygı ve güvensizlik oluşturur. Anne babanın kaygılı davranışları, yakın çevrede kaygılı kişilerin bulunması da çocukta kaygıyı arttıran sebeplerdendir.

"Sınavda başarılı olamayacağım", "Sınavda başarılı olamazsam her şey berbat olur", "Diğer çocuklar benden daha zeki ve çalışkan", "Sınavda kalbim çarpacak, terleyeceğim", "Her şey bu sınavın sonucuna bağlı", "Sınıfımı geçemezsem, üniversiteyi kazanamazsam ailemin yüzüne bakamam", "Sınavda heyecanlandığımda ya soluğum kesilirse" gibi olumsuz performans beklentileri, en kötü senaryoyu aklına getirme, genelleme yapma, kendini başkalarıyla kıyaslama, olumsuz bedensel beklentiler içine girme gibi bilişsel hatalar, olumsuz düşünce biçimi, olumsuz otomatik düşünceler sınav kaygısını ortaya çıkarmaya ya da yoğunlaşmasına neden olurlar.

KARDEŞ KISKANÇLIĞI SORUNU

Kardeşlik ilişkisi, çocuklara paylaşma duygusunu öğreten ilk deneyimlerdendir. Kardeşlerin küçükken ufak tefek meselelerden kavgalar çıkarmaları, birbirlerini kıskanmaları doğaldır. Bu kavgalar ciddi boyutlara ulaşıyorsa, kardeşler arasında ciddi bir rekabet ve kıskançlık varsa aile önce kendi yaklaşımını sorgulamalıdır.

Benmerkezci olarak doğan bebek zaman içinde paylaşma yeteneği kazanacaktır. Bir çocuğun vermeyi ve paylaşmayı öğrenmesi kişilik gelişiminde önemli bir adımdır.

Aileye yeni bir bebek geldiğinde büyük çocuğun kardeşini kabullenebilmesi sorun olabilmektedir. Zorunlu olarak yeni doğan bebeğiyle daha fazla ilgilenmek durumunda kalan anne, büyük çocukta "annem artık beni sevmiyor" duygusu yaratmaktadır. Abla veya ağabey ihmal edildiğini düşünerek, kardeşinin duygusal yönden ondan bir şeyler çaldığını farz eder. Ebeveyn olarak bunun doğru olmadığını göstermeniz gerekir.

Hiçbir şey duygusal yoksunluk kadar çocuğu örseleyemez. İşten eve gelen babanın küçüğü kucaklayıp, büyüğe erişkin adam muamelesi yapması, çocuk için azarlanmasından bile daha travmatik bir yaklaşımdır. Çocuk duygusal yoksunluk nedeniyle ilgi çekmeye yönelik davranışlar sergileyebilir. Kimi zaman da kardeşine zarar vermeye kalkabilir. Tüm niyeti "benim farkıma varın", "beni adam yerine koyun", "bana değer verin", "beni de sevin" demektir. Bu amaçla anne babasının kızacağını bile bile bazı olumsuz davranışları sergiler.

Bu durumda anne babanın yapacağı şey, çocuğa onu anladığınızı hissettirmenizdir. "Kardeşin kendine bakamayacağı için onunla daha çok ilgileniyoruz, sen haklısın ve seni anlıyoruz" demek, "seni de seviyoruz" demekten daha etkilidir. Büyüğün durumu nasıl olsa anlayacağını düşünmek hatadır. Çocuk hangi yaşta olursa olsun ailenin yönlendirmesine, destek ve yardımına, sevgi ve ilgisine ihtiyacı vardır. Yapılması gereken temel şey, çocukta oluşan ihmal edilmişlik duygusunu silmeye çalışmaktır. Çocuğa kardeşinin bakımında verilecek sorumluluklar da kardeşini kabullenmesine yardımcı olacak bir yaklaşımdır.

Kıskançlık doğal bir duygudur fakat zaman içinde olgunlaşarak yönlendirilmesi, dizginlenmesi gereken bir duygudur. Çocuğa kıskanmadan paylaşmayı öğretmek anne babanın görevlerindendir. Çocuğa küçük yaşlardan itibaren hak duygusu verilmeli, sınırları öğretilmelidir. Çocuk kendi hak ve sınırlarının nereye kadar olduğunu, başkasının sınırlarının nereden başladığını ve haklarını bilirse gereksiz kıskançlık duygusuna kapılmaz. Kardeşlerinin de ödüllendirilmesi ve takdir edilmesinden rahatsızlık duymaz.

Anne babaya düşen görevlerden biri de kardeşler arasındaki dostluk duygularını geliştirmektir. Ders çalışmayan bir çocuğa, "kardeşin ne güzel pekiyi alıyor, sen niye zayıf aldın" demek yerine, "birlikte çalışırsanız daha başarılı olursunuz" demek doğru yaklaşımdır. Bu şekilde çocuklar arası yanlış bir rekabete yol açmamış, kardeş kıskançlığına sebebiyet vermemiş, çocuğun hem kardeşine hem size tepki duymasını engellemiş olursunuz. Sürekli didişen, kavga eden çocuklarınız varsa onları suçlamak yerine kendi tavırlarımıza bakmak gerekir.

Küçük yaşlarda kardeş kıskançlığı ve rekabet şeklinde kendini gösteren kardeşler arası sorunlar ileri dönemlerde farklı karakter kazanabilir. Çoğu kez büyük erkek kardeş, ergenlik döneminde kız kardeşini kontrol etmeye, arkadaşlarına, giyim kuşamına karışmaya kalkabilir. Bu korumacı yaklaşım çoğu kez ailenin de hoşuna gider. Fakat kardeşlerin birbirlerinin özel hayatlarının içine girmesi, kardeşin özel eşyalarını karıştırma, takip etme gibi eylemler hatalı davranışlardır. Bu tür yaklaşımlara izin vermek kardeşler arası ilişkiyi bozar. Ebeveyn olarak çocuklarınızın sorumluluğu sizindir. Sorumluluk ve yetkilerinizi büyük çocuğa devredemezsiniz. Aile üzerinde oldukça yıpratıcı etkisi olan bu durum ile başa çıkılmadığında ise destek almak oldukça önemli bir durumdur.

ÇOCUKLARDA ENKOPREZİS ve ENÜRESİZ

Enkoprezis (Dışkı kaçırma):

Dördüncü yaşını bitiren çocukların %95'inden fazlasında, beşinci yaşını bitiren çocukların %99'unda bağırsak kontrolü gelişmiş olur ve kaka kaçırma sorunu biter. Erkeklerde kızlara göre 3-6 kat fazla görülen enkoprezis, 4 yaşındaki çocukların %3'ünü, 10 yaşındaki çocukların ise %1,6'sını etkilemektedir.

Kabız olan çocukların, sert kakanın acı verici bağırsak hareketleri nedeniyle kaka yapmaktan korkmaları ve dışkılamayı geciktirmeleri nedeniyle taşma kirlenmeleri yaşamaları doğal olup, enkopretik davranışı olan çocukların %75'inden fazlasında bu durum söz konusudur. Yetersiz eğitim veya uygun tuvalet eğitiminin olmaması çocuğun dışkı denetimini sağlayamamasında önemli pay sahibidir.Anorektal bölgedeki sinirlerin gelişmemesi, aşırı kısa Hirschsprung segmenti, nöronal intestinal displazi ve omurilik yaralanmaları gibi tıbbi durumlar dışkı kaçırma vakalarında mutlaka araştırılmalıdır.

Enkoprezis, cinsel istismara özgü bir belirteç olmamakla birlikte, cinsel istismara uğrayan çocuklarda ve başka bir psikiyatrik bozukluk varlığında dışkı kaçırmaya çok daha fazla rastlanır.

Birçok çocukta ise bir kardeşin doğumu, yeni bir eve taşınma, anne babadan ayrılma, yakın arkadaş kaybı, beklenmedik bir okul başarısızlığı gibi travmatik olaylar neticesi, regresif davranış yansıması olarak sekonder enkoprezis görülebilmektedir.Ebeveyni cezalandırıcı olan veya ebeveyne yönelik düşmanlığı olan çocuklarda öfke veya sinirin ifadesi olarak dışkı kaçırma olabileceği unutulmamalıdır. Psikolojik kökenli ishaller ve kaygı bozukluklarında da enkoprezis görülebilir. Bu çocuklarda ciddi özgüven düşüklüğü görülebilir. Çocuklar bazen öfkenin ifade edilme biçimi olarak da dışkı kaçırabilirler. Ailenin aşırı cezalandırıcı olmadan tedaviye katılma becerisi tedavinin seyrini olumlu yönde etkileyen yegane faktörlerdendir.

Enkoprezis tedavisinde öncelikle kabızlık problemi varsa bu durum laksatifler ve bilişsel-davranışçı müdahaleler ile çözülmelidir. Düzenli aralıklarla tuvalete gitme alışkanlığı mutlaka kazandırılmalıdır. Aile içi gerginliğin azaltılması ve cezalandırıcı olmayan bir ortam hazırlaması tedavi için şarttır. Benzer ortamlar okulda da sağlanmalıdır.Çocukta gelişmiş olması muhtemel kaygı, düşük özgüven ve sosyal yalıtım sekelleri destekleyici psikoterapi ve gevşeme teknikleri ile çözülmelidir.

Enürezis (İdrar kaçırma):

Çocuğun yatağa ve giysilere yineleyen bir biçimde, istemli veya istemsiz idrar kaçırması enürezis olarak isimlendirilir.Enürezis tanısı için çocuğun kronolojik ya da gelişimsel yaşı en az 5 olmalı, bu davranış en az 3 aylık bir süre içinde haftada en az 2 kez gerçekleşmeli, belirgin bir sıkıtı doğurmalı ve işlevsellikte bozulmaya yol açmalıdır.15 yaş üzerinde %1, 7 yaşında %6-7 vakada haftada bir enüretik olma görülebilmektedir.Gece idrar kaçırma erkek çocuklarda %50 daha fazladır. İdrarını bekleten ve tuvalete götürülmeden yatırılan çocuklarda sıklıkla gözlenebilir.

Nöromüsküler ve bilişsel gelişim, sosyal duyusal faktörler, genetik faktörler ve tuvalet eğitiminin idrar kontrolünde önemi büyüktür. Babasında enürezis olan çocuklar 7 kat daha fazla risk altındadır. Bazı çalışmalarda enüretik çocukların daha derin uyudukları saptanmıştır.

Psikososyal stresörler de enürezis gelişiminde sorumlu olabilmektedir. Kardeş doğumu, boşanma, ailenin bölünmesi, okula başlama, 2-4 yaşları arasında hastaneye yatma, yeni bir çevreye taşınma gibi etkenler enürezisi tetikleyebilir.

Enüretik çocuklarda kendilik algısında bozulma, azalmış benlik saygısı, utanma duygusunda artış, sosyal kısıtlanma, aile içi çatışma gibi sosyal ve duygusal zorluklar yaşanır. Bundan dolayı altını ıslatma problemi olan çocuklarda birçok olguda psikiyatrik görüşme gereklidir. Çünkü enürezis nedeniyle çocuğun işlevselliği bozulabilmektedir.

Enürezis tedavisinde ilk basamak aile ve çocuğa rehberlik etmektir. Tuvalet eğitimi ile ilgili doğru bilgilendirme şarttır. Yatmadan önceki birkaç saatte sıvı alımının engellenmesi, gece uyandırarak tuvalete kaldırma gibi basit tedbirler oldukça etkilidir. Bir sonraki aşamada çocuğun iç çamaşırının ıslanmasına duyarlı alarm sistemleri kullanılabilir. İdrar kaçırıldığı anda çalan alarm çocuğun uyanmasını sağar. Bu sistem en az 6-7 yaşlarındaki çocuklar için uygundur. Alarm sistemi aslında klasik koşullanma yapmaktadır. Çocuğun uyanık kaldığı dönemlerde idrar yapmayı giderek artacak şekilde geciktirmesini hedef alan ödül sistemli mesane eğitimleri de davranışçı tedavilerdendir.

ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROL BOZUKLUĞU

İnsani bir duygu olan öfke, engellenme, incinme, doyurulmamış istek, istenmeyen sonuç ve beklentilerin karşılanmamasına verilen tepkilerdir. Yıkıcı davranışlar ve saldırganlığa dönerek kişiye ve karşısındakine zarar verici tepkilere sebep olabilir.

Öfke kontrolü, öfke yönetimi, öfke ile baş etme yolları günümüzde uzman psikolojinin çalışma alanlarındandır.

Çocuklarda öfke nöbetlerinin en sık görüldüğü dönem 1,5- 3 yaş arasıdır. Yürümeye başlayan bebek özerkliğinin ilk adımlarını atarken, kendisini dünyanın merkezinde görmekte, en küçük bir engellenmede büyük hayal kırıklığı yaşamaktadır. Güçlü bir sahiplenme duygusu içinde her şey onundur, eşyalarını paylaşmak istemez. Yarım yamalak konuşmakta, duygularını kelimelere tam olarak dökememekte, insanlar kendisini anlamamaktadır. Tüm bu sebepler duygularını kontrol etmekte zorlanan çocuğun kızgınlığının bir anda öfke nöbetine dönmesine sebep olur. Çocuktaki öfke nöbetinin psikolojik açıklaması, çocuğun bağlanma ve bağımsızlaşma arasında yaşadığı bocalamanın getirdiği içsel çatışmanın dışa vurumudur.0-18 aylık bebeğinizde de zaman zaman sinirlenme ve öfke görebilirsiniz. Bu dönemde bebeği en çok açlık, yüksek ses ve yorgunluk sinirlendirir, buna da ağlama ile tepki verirler.

Okul öncesi dönem dediğimiz 3-5 yaş arasında kızgınlıklar kolayca öfke nöbetine dönebilir, çocuk saldırgan tavırlar sergileyebilir. Kendilerini ifade etmekte çektikleri güçlük, farklı düşüncelerin olabileceğini anlamakta zorluk, paylaşmayı henüz öğrenmemiş olma bu dönemdeki öfke nöbetlerinin temel sebebidir.

Okul dönemi yani 6-8 yaş arasında adalet kavramı öne çıkmaya başlar. Haksızlığa uğradıklarına inanırlarsa, ayrımcılık yapılırsa, yanlış anlaşılırlarsa ve amacını aşan ceza alırlarsa sinirlenir, öfkelerini dışarıya vurabilirler. Kötü söz söyleme, fiziksel şiddet ve tehdit bu yaş döneminin öfke nöbetlerinde ortaya konan eylemlerdir.

İnsanlara vurma, itme, ısırma şiddet uygulama, eşyalara kırıp dökme, parçalama şeklinde zarar verme, hakaret ve küfür gibi kötü sözler söyleme ve saçını yolma, elbiselerini yırtma, yüzünü tırmalama gibi kendine zarar verme eylemleri öfkenin patolojik dışa vurumudur. Bu gibi durumlarda durum mutlaka ciddiye alınmalı, altta yatan psikolojik sıkıntıyı anlamak için psikiyatri- psikoloji desteği alınmalıdır.

Öfkenin patolojik dışa vurumun da öncelikle yapılması gereken, ailelerin pekiştirici davranışlarından kaçınması, çocuğun ikincil kazanç elde etmesine olanak vermemeleridir. İstediği gerçekleşmeyince çığlıklar atan, yerlerde tepinen, durmaksızın ağlayan çocuğunuza çatışmadan kaçmak ve uzlaşmak için vereceğiniz taviz bu davranışları ödüllendirmiş olacak, öfke nöbetlerini pekiştirecektir.

Öfke nöbetlerini önlemek, öfke nöbetlerinden kaçınmak için;

  • Çocuğunuzun öfke nöbetleri ne zaman, nerede, hangi durumlarda oluyor? Bunu tespit edin ve bunlardan uzak durmaya çalışın.
  • Çocuğa çok ani, hazır olmasına fırsat vermeden emir ve isteklerde bulunmayın. Çocuk parkında kaydıraktan kaymaya kendini kaptırmış çocuğunuza, hadi artık eve gidiyoruz demek yerine, 10 dakika daha kay, sonra eve gideceğiz demek daha doğru bir yaklaşımdır.
  • Çocuklar uykusuzluk, yorgunluk, açlık gibi durumlara tahammül edemezler. Bunlara özen göstermeniz çocuğu rahatlatacaktır.
  • Çocuklarınızın seçim yapmalarına imkan verin, doğrudan fikirlerinizi dikte etmeyin. Soğuk havada başlığını takmadan sokağa çıkmakta direnen çocuğunuza, bugün mavi mi yoksa yeşil başlığını mı takmak istersin tarzı yaklaşım onun yumuşamasını sağlayacaktır.
  • Çocuğunuzun kapasitesini iyi bilin, onu zorlayacak ya da yapamayacağı isteklerde bulunmayın.

Öfke nöbetine giren çocuğunuz karşısında sakin ve soğukkanlı olun. Sözel ve fiziksel şiddet uygulamayın. Dediğini yaparak ikincil kazanç elde etmesine ve öfke nöbetini pekiştirmesine meydan vermeyin.

Kararlı ve tutarlı olmanız öfke nöbetlerinin en iyi ilacıdır. Öfke nöbetine giren, istediğim olacak diye tutturan, ağlayıp, tepinen çocuğunuza umursamaz bir tavırla göz temasını kesin, ilgilenmiyor görünün, sakinleştiği anda göz temasına geçerek, ilginizi hissettirin.

Kalabalık bir ortamda iseniz, daha sakin bir ortama geçerek çocuğun yatışmasını bekleyin. Sakinleştiği anda isteklerinin neden gerçekleşmediğini anlatın. Öfke nöbeti sırasında bağırmanız, nasihatlarınız, ders vermeye çalışmanız bir işe yaramayacaktır.

Öfke krizinde, dediğim olacak diye tutturan çocuğunuzun istediğini o anda asla yapmamalısınız. Çocuk sakinleştiğinde bu davranışlarını onaylamadığınızı, gerekçelerini anlatın, onu her şartta seveceğinizi söyleyin. Sana küstüm, böyle yaparsan seni sevmeyeceğim gibi söylemler hatalıdır.

Çocukla yumuşak, sakin ve net bir ses tonu ile konuşulmalı, çocuk sizin paniklediğinizi hissetmemelidir. Çocuğun makul isteklerinin nasıl karşılanacağı ana fikri ona verilmeli, öfke nöbetlerinin ve tutturmanın geçerli bir yol olmadığı anlatılmalıdır.

ÇOCUKLARDA FOBİ

Karanlık, yalnız kalamama, hayvanlar, öcü, canavar, okul, ayrılık, ölüm, doktor, polis..gibi korkular, 3-5 yaş aralığında yeni karşılaşılan bir duruma karşı çocuğumuzun verdiği doğal ruhsal tepkiler olmakla beraber kalıcı hasarlara da sebep olabilmektedirler. Çocuk bu korkuları anne babadan ya da çevreden modelleyebileceği gibi, çocuğa istenilen bir yaptırabilmek için tehdit aracı olarak kullanılmalarından da kaynaklanabilir. Bir çocuğun ruhsal gelişim dönemlerinde ki bir sıkıntıdan da kaynaklanması muhtemel olan bu tür fobiler geçiştirilmemelidir. Bir uzman desteğiyle beraber ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır. Aksi takdirde bireyin hayatında kalıcı izler bırakabilir.

Korku, tehlike anında duyulan endişe, kaygı, tasa, ürküntü ve dehşet halini içeren bir süreçtir. Korku, kişinin kendisini tehlikelerden korumaya yarayan en doğal tepkilerdendir.

Korkunun fobi olarak adlandırılabilmesi için;

  • Verilen tepkinin yaşanılan durumla orantısız derecede abartılı olması,
  • Çocuğa açıklamalarla ikna olmaması,
  • Çocuğun kontrolünün dışına çıkması gerekir.

Her yaş döneminin kendine özel korkuları olduğu ve zamanla bu korkuların kendiliğinden kaybolması gerektiği ebeveynler tarafından bilinmelidir.

0-1,5 yaş arasında ani ses, gürültü ve yabancılardan korku sıklıkla görülür ve doğaldır. Yabancı korkusu 6 yaşından sonra da devam ediyorsa psikolojik bir sorun olarak ele alınması gerekir.

1,5-3 yaş arasında köpek v.s gibi hayvan korkuları, gök gürültüsü, elektrik süpürgesi sesi gibi kuvvetli seslerden korkma ve yalnız yatmaktan korkma sıktır ve normal kabul edilir.

3-4 yaşlarından itibaren karanlık, hırsız, dilenci, öcü korkuları sıklıkla görülür. Tuvalet eğitiminin yapıldığı bu dönemde çocuğun vücudundan bir şey kopma, ayrılma duygusu ayrı bir korkma tepkisi yaratır.

Ortalama 5 yaşa kadar soyut korkular ön planda iken, bu yaştan sonra köpekten korkma, böceklerden korkma, düşüp yaralanmaktan korkma, bir yerinin kanamasından korkma, suda boğulmaktan korkma gibi somut korkular öne çıkar.

İlk 6 yaşta anne babadan ayrılma korkusu çok yoğundur. Bu dönemde ebeveynlerin uslu durmazsan seni bırakırım, yemeğini yemezsen seni dilenciye veririm gibi yaklaşımları ağır psikolojik sorunlara sebebiyet verebilir.

5-6 yaşlarından itibaren izledikleri filmlerin de etkisiyle hayalet, hortlak, cadı korkuları yoğunluk kazanabilir. Bu sebeple bazen odalarında yalnız başlarına uyumak istemezler.

Korkunun uzadığı durumlarda olumsuz etkilerini önlemek için bir an önce bir uzman yardımıyla korkunun nedenleri araştırılmalı ve psikolojik destek verilmelidir.

OKUL FOBİSİ

Şiddetli endişe nedeniyle okula gitmeyi ısrarla reddetme durumu olan okul fobisi, okul korkusu olarak adlandırılır.

Okul fobisi sıklıkla okula başlama yaşı olan 5-7 yaşlarda ortaya çıkar. Ergenliğe geçiş dönemi olan 10-14 yaşlarında da okula gitmeyi reddetme olarak kendini görülebilmektedir.

Okula gidiş saati evde büyük bir kargaşa çıkar. Çocuk okula gitmemek için ebeveynlerine ya da bakıcısına sımsıkı sarılır, ağlar, tepinir. Okula gitme saati yaklaştığında baş ağrısı, karın ağrısı, bulantı, kusma gibi somatik belirtiler ve kontrolsüz öfke ile saldırganlık gibi davranışlar gösterebilir. Okulda ise ağlama nöbetleri yaşar, anneme gideceğim diye tutturur, sınıfa girmez, derse katılmaz, çok asabi ve huzursuzdur, karın ağrısı, baş ağrısı, baş dönmesi gibi hastalık belirtileri verir. Eve geldiğinde de iştahsız ve keyifsizdir. Uyku düzeni bozulur, alıngan ve sinirlidir, okuldaki sorumluluklarını yerine getirmek istemez, sık sık ağlama nöbetlerine girebilir.

Okul fobisi sıklıkla okulun açıldığı ilk aylarda görülür. Ancak ebeveynlerin hastaneye yatması, çocuğun hastalık nedeniyle bir süre okula gitmemesi, tatil sonrası, evde hırsızlık olayı yaşanması, yeni kardeş doğumu, okulda öğretmen ya da arkadaşlarınca korkutulma veya küçük düşürülme, anne baba ayrılığı gibi durumlarda da ortaya çıkabilir.

Akut okul korkusu yukarıdaki belirtilerle kendini gösterir. Çocuk evde genelde mutludur. Okul dışı arkadaş ilişkileri ve sosyal faaliyetlerinde bir sorun yoktur. Bu durum ana sınıfından liseye kadar her yaşta görülebilir.

Kronik okul korkusu ise özellikle ergenlerde sıktır. Bu çocuklar depresif belirtiler sergilerler. Sadece okuldan değil, daha önce zevk aldıkları faaliyetlerden de uzaklaşmaya başlamışlardır. Uyum zorlukları yaşarlar. Okul korkuları giderek tüm insan ilişkilerine yansır, yabancı oldukları ortamlarda huzursuz olurlar.

Okul fobisi gelişiminde psikolojik yaşantıların büyük rolü vardır. Anneye veya bakıcıya aşırı bağımlı yetiştirilen, aşırı koruyucu aile içinde büyüyen, her istedikleri anında karşılanmış, huzursuz bir aile düzeninde yaşayan çocuklarda okul fobisi daha sık görülür. Bir çok çocuk aşırı koruma sonucu anneye bağımlı hale gelmekte, çekingen ve içe kapanık bir yapı geliştirmektedir. Bu bağlamda anneden ayrılma korkusu okul korkusuyla yakından ilişkilidir.

Okul korkusu bulunan çocuklarda eş zamanlı depresyon, kaygı bozukluğu, sosyal fobi, basit fobi ve panik bozukluk bulunma olasılığı da daha yüksektir.

Çocukları okula başlamadan okula özendirmek ve okulla ilgili güzel şeylerden bahsetmek okul fobisini önlemede büyük işe yarar.

Okul korkusu yaşayan çocuklarda sıklıkla anne babaların gergin ve endişeli oldukları, çocuğun başına dışarıda olumsuz bir şey gelir mi korkuları bulunduğu görülmüştür. Çocuğum bir trafik kazasına uğrar mı, çocuğum büyük çocuklar tarafından taciz edilir mi gibi endişeler çoğu ebeveynlerde bulunmakta, çocuk bu endişeyi algılamaktadır.

Bazı çocuklar özgüven eksiklikleri nedeniyle başlarına bir şey gelmesinden korkmakta, bazıları ebeveynlerinin başına kötü bir şey geleceğinden endişelenmekte, bazı çocuklar ise anne babanın kendisini terk edeceği düşüncesiyle okula gitmek istememektedirler.

Okul korkusu olan bir çocukta ise babanın anneye ilgisiz ve anlayışsız olduğu görülmüş, bunu telafi yolu arayan anne çocuğa aşırı bağlanmıştır. Anneye bağımlı yetişen çocuk ise yeni deneyimlerle baş etmekte zorlanmakta, yoğun biçimde anneden ayrılma endişesi yaşamaktadır. Çocuğun eğitim hayatının devamlılığı için uzman bir psikologdan profesyonel destek alınarak süreci yönetmek ileriki hayat akışını yoluna koymak adına oldukça önemlidir.

ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

Çocuklara verilecek cinsel eğitimde oldukça hassas davranılmalı ve doğru bilgi yaş aralığına orantılı şekilde verilmelidir. Öncelikli olarak vücut bölümlerinin ve cinsel organlarının yapılarını, nasıl çalıştıklarını, ne işe yaradıklarını, cinselliğin ne anlama geldiğini, neyin normal olup neyin olmadığını, erkeklerin ve kızların farklılıklarını, bebeklerin nasıl yapıldığı gibi soruları çocuğun yaşına ve algılama düzeyine uygun bir şekilde vermeye yönelik bilgilendirmedir.

Çocuklarınıza cinsellikle ve kızlarla erkeklerin farkları, cinsel organlarla ilgili konularda meraklı olmanın sakıncası olmadığını belirtin. Sorularına anlayacakları dille cevap verin. Ancak cinsel organların mahrem bölgeler olduğunu, başkalarına göstermenin veya başkalarının ellemesine izin vermenin uygun olmadığını, kendi aralarında doktorculuk gibi oyunlarla mahrem bölgelerinin gösterilmemesi gerektiğini açıklayın. Çocukların penis, vajina, göğüsler, cinsellik, öpüşme, bebek nasıl olur gibi sorularını dürüstçe ve utanmadan cevaplandırın. Çocukların sorduğundan ve olması gerekenden fazla bilgi vermeyin. Çocuklara yönelik cinsellik eğitimi veren kitaplardan yararlanabilirsiniz.

Ebeveyn olarak görevimiz, cinselliğin yemek, içmek, nefes almak gibi hayatın bir parçası olduğunu ve bunun korkulacak veya utanılacak bir şey olmadığını çocuklarımıza anlatmaktır. Doğru bilgilendirilmiş çocuklar başkaları ne düşünürse düşünsün, kendileri için doğru kararları alabilirler. Yeterli cinsel bilgiyle donanmış, özgüvenli ve öz değerlere sahip çocuklar, onları istismara yönelik "beni seviyorsan benimle sevişirsin" "benimle seks yapmazsan başkasını bulurum" gibi isteklere çok daha rahat karşı durabilirler. Cinsel eğitimin ana hedeflerinden biri cinsel etkileşimi yetişkin olana kadar ertelemeleri gerektiğinin bilincine varmalarıdır.

Cinsellik konusunda çocuklarınıza mesaj verirken ne söylediğinizden ziyade nasıl söylediğiniz daha etkilidir. Sizin seksten utanma veya kötü bir şey olduğuna dair yaklaşımlarınız çocuğunda aynı tutumu benimsemesine ya da duygularını, sorularını ve yaptıklarını sizden saklamasına yol açabilir.Çoğu aile çocuğun cinsellikle ilgili sorularından büyük gerginlik duyar ve buna farklı anlamlar yükleyebilir. Unutmayınız ki çocuğun cinsel içerikli sorularının temelinde cinsel duygular değil, bebeklerin dünyaya nasıl geldiklerine dair merak yatmaktadır. Çocuğun cinsellik anlayışına, erişkin cinsellik anlayışı gözüyle bakılmamalıdır.

Cinsel eğitimde çocuğun algılaması gereken cinselliğin doğallığı ile birlikte özel ve gizli olduğudur. Anne babanın cinsel yaşamlarından çocuğa bahsetmeleri, modernlik adına evde çıplak dolaşıp belli olgunluğa gelen çocukla hep birlikte banyo yapılması, çocuğun anne babayla aynı yatakta yatması hatalı tutumlardır.

ÇOCUKLARDA MASTURBASYON SORUNU

Mastürbasyon, genital bölgenin çoğunlukla el ile uyarılması davranışıdır. Mastürbasyon hangi yaşta olursa olsun anormal bir davranış olarak kabul edilmemektedir. Kendi bedenini tanıma, bedeninin haz yollarını öğrenme açısından yararlı kabul edilmektedir. Hiç mastürbasyon yapmamış kadınların orgazm olmakta zorluk çektikleri bilinen bir gerçektir.Çocukta mastürbasyon sıklıkla görülebilen bir durumdur. Çoğu kez özel bir tedavi ve çalışmayı gerektirmez. Görmezden gelmek ve çocuğun dikkatini başka yöne çekmek sorunu çözümleyebilir. Öğretmen ya da anne baba paniğe kapılmamalı, çocuk korkutulmamalıdır. Yara oluşmadığı sürece, bütün gün yapılmadığı takdirde, yumuşak tavırlarla uyarmak, ilgi ve dikkatini başka yerlere yönlendirmek gerekmektedir.Fiziksel yaralanmalara yol açacak kadar aşırı mastürbasyon ise özellikle altta yatabilecek psikolojik nedenler açısından önemlidir ve dikkatle değerlendirilmelidir.

En önemli mastürbasyon nedenleri:

  • Anne memesinden kesilme
  • Duygusal yoksunluklara sebep olan ortamlarda yaşamak
  • Yeni doğan kardeşe tepki
  • Anne baba ayrılığı
  • Bakıcıya bırakılma, bakıcıyla yaşama
  • Okul öncesi, erken çocukluk döneminde cinsel taciz ve cinsel istismara uğrama gibi birçok psikolojik temel yer almaktadır.

ÇOCUKLARDA YALAN SÖYLEME DAVRANIŞI

Yalan, kelime anlamı olarak, yanlış olduğu bilinmesine rağmen, karşı tarafı yanıltma amacıyla yapılan davranış ya da sözlerdir. Yalan, tüm dinler tarafından günah kabul edilen, ahlaki çerçevede olmaması gerektiğine inanılan bir eylemdir. Yalan söylemenin yanlış olduğu çocukluğumuzda öğretilen ilk kurallardandır.

Yalanın kelime anlamı olarak, yanlış olduğu bilinmesine rağmen, bilinçli olarak karşı tarafı yanıltma ve çıkar sağlama amacı gütmesi gerektiğini belirtmiştik. Bundan dolayı çocuk psikologları olarak, 7 yaşına kadar çocuğun yalan söylemesinden bahsedemeyiz.

3 yaş öncesinde çocuklar düşüncelerinin kişisel olduğu bilincinde değildirler. Bundan dolayı hiçbir şekilde çocuk ve yalan ilişkisi kurulamaz.3-4 yaşlarında olağanüstü bir hayal gücü, yeni bilgi ve beceriler kazanma ve bunları test etme isteği çocuğun psikolojik ve fiziksel gelişiminde yer alır. Masal dünyasında yaşayan çocuk çok farklı hikâyeler anlatabilir, suçu başkalarına atabilir. Salçalı makarnasını halıya sıvayan çocuk, bunun odaya giren peri tarafından yapıldığını söyleyebilir. Gerçeklik duygusu henüz oluşmadığından, abartılı söylemler, hayallerle ilgili ifadelerin gerçek gibi anlatılması tamamen normaldir.

5 yaşından itibaren gerçek ile yalan arasındaki fark çocuk tarafından kavranmaya başlanır. Fakat anne babayı memnun etme isteği, onların sevgisini kaybetmeme arzusu çok yoğun olup, anne babanın üzüleceği ya da kızabileceği durumlarda gerçeği çarpıtma yoluna gidebilirler ki, bu da gayet doğaldır.

7 yaşından itibaren soyutlama yeteneği gelişir, 8-9 yaşlarında gerçek ile yalan arasındaki fark tam olarak kavranır, 10-11 yaşlarında ise doğru ile yanlışı kendi bilişsel becerisi ile ayırır hale gelir.

Yalan söyleme 11 yaşın üzerinde devam ediyorsa uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilebilir. Burada da öncelikle yalanın sadece anne babaya mı, genel olarak mı söylendiğine dikkat edilmelidir. Anne babanın çocuk yetiştirmedeki yanlışlıkları ve çocuğa verdikleri tepkiler burada ana unsur olabilir.

Bazen her şeye rağmen çocuğunuz, gerekçesiz patolojik yalan davranışı gösterebilir. Kişilik bozuklukları psikolojik sorun ve dengesizlikler, dürtü kontrol bozuklukları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi hastalıklar patolojik yalan söylemenin altında yatabilir. Gecikmeden alınacak psikolojik destek ve tedavi, davranışçı terapiler sorunun çözümüne yardımcı olacaktır.